30.12.09

Müzik üzerine.

Yeni fark ettim, yazdıklarım Facebook'da not olarak görüküyomuş. Okuyan var mıdır lan?
Okuyan el kaldırsın.
Neyse. Müzik üzerine dedim, nerden esti? MySpace'den Sonic adında bi gruptan esti. İzmirli bi grupmuş, eklemişler, kabul ettim, 2-3 şarkıları vardı dinledim. Ritmler hoş, screamlar iyi, kayıtlar vasat ama yaptıkları müzik de vasat. Yani benim için vasat.
Ama neden vasat. Çünkü ben Türk işi, el dokuma bi A Skylit Drive ya da bi Oceana ya da bi Alexisonfire arıyorum da ondan. Hadi, Escape the Fate bile olur. (Hoş ETF'ye benzeyen buldm bi kaç tane ama, MySpace sağolsun...)
Türkçe dinlemiyosun, anlıyosun onları ne dediklerini hava yapıyosun için diye kırk kat laf sayan arkadaşlarım var. Dİnlemem dinlemem kardeşim, Türk gruplar da benim sevdiğim gibi müzik yapsınlar dinleyeyim...
Hayır sen anlamıyosan onları, o da senin eksiğin, havaysa da yaptığım, yaparım.
Ama hakkını yememek lazım şimdi, Pickpocket çok sağlam, dinlediğimde herşeyin yerine oturduğu bi grup. Nimet gibi resmen.

Ah neler istiyorum yapayım, ama yetenek yok. Yok valla. Ses yok, görüntü yok, onların açığını kapatacak başka bi alternatif de yok. Benden cacık olmaz müzik için. Olsa olsa kalas olur. Odun olur. Kütük olur. O derece umutsuz yani, ağaç bile değil, odun odun...

29.12.09

R.I.P., The Rev.

28 Aralık 2009
Avenged Sevenfold'un bateristi James Owen "The Rev" Sullivan, yatağında ölü olarak bulundu.

Evet, ağlama faslına geçiyoruz.
Lan daha 5. albüm vardı!
Lan daha 2010'a girecektik!
Lan sen evlisin, grubun var, çocuğun yok ama kıyamet kadar fanın var, nereye ölüyo, niye ölüyon, mayyynaaaak!!!!(ölünün arkasına sövdüm, torpak bana gel gel yapıyo.)


İşin şakası, gerçekten çok üzüldüm. En sevdiğim grubun bateristiydi, bildiğim en iyi bateristlerdendi ve duyduğum iyi seslerden biriydi aynı zamanda. Adaletsiz geliyo.
Elvis Presley'in ölümü anneme nasıl adaletsiz gelyosa, şu an The Rev'in ölümü de bana o kadar adaletsiz geliyo.(Hoş Elvis kendi kaşındı, ama neyse, öldü sonuçta)

Umarım acı çekmeden ölmüştür. Ölmek yeterince acı verici olmalı zaten.
R.I.P., you'll be fine wherever you are.

Yok beyaz leblebi gibisi.

Vallaha yok. En zor zamanımda, en aç anımda, sıcacık bir tencere yemeği şefkatiyle ağzımı dolduran ve yerken çıkan katır kutur sesleri ritm haline getirip eğlendiğim beyaz leblebi gibisi yok.
Niye beyaz leblebi şimdi? Ne biliyim, en yakınımda o var diye.
Ya aslında ben, kendi kendime niye yazıyosun sorusunu sormak için yazıyorum, yazarken belki bi cevap bulurum diye. Okuyanın yok anacım senin, tüm blogları sen yazsan ne çıkar? Bi twitbuddy'in bile yok. (bi kedim bile yok gibisinden bi şarkı mı vardı ne?)
Anam, şeytan dürttü. Aklıma bişey geldi. Günün birinde ya ünlü olursam? Haaa, işte bak geleceğe yatırım bu blog...
O zaman Oceana dinleyelim kendimize gelelim, Brennan'a sevgilerle, her nerede söylüyor ve söyletiyorsa.

28.12.09

Paranoid Zibandroid.

Bir arkadaşımın ablasının blogunda(of ne isim tamlaması oldu be!) gördüm bu testi, yapayım dedim, yapmaz olaydım, en azından paranoyaklığımın farkında olmayacaktım.
Ama neyse, yaptık bi kere...
Disorder | Rating
Paranoid: Very High
Schizoid: Low
Schizotypal: High
Antisocial: Moderate
Borderline: Low
Histrionic: Low
Narcissistic: High
Avoidant: Low
Dependent: Low
Obsessive-Compulsive: Moderate
  • URL of the test
  • 26.12.09

    Funeral Blues

    Stop all the clocks, cut off the telephone,
    Prevent the dog from barking with a juicy bone,
    Silence the pianos and with muffled drum
    Bring out the coffin, let the mourners come.

    Let aeroplanes circle moaning overhead
    Scribbling on the sky the message “He Is Dead”,
    Put crepe bows round the white necks of the public doves,
    Let the traffic policemen wear black cotton gloves.

    He was my North, my South, my East and West,
    My working week and my Sunday rest,
    My noon, my midnight, my talk, my song;
    I thought that love would last for ever: I was wrong.

    The stars are not wanted now: put out every one;
    Pack up the moon and dismantle the sun;
    Pour away the ocean and sweep up the wood.
    For nothing now can ever come to any good.

    20.10.09

    Haggard ve Bira

    Müthiş ikili. Haggard ve bira.
    Ne konserdi!!! Hayatımda hiç bir insanı bulunduğu mesleki konumdan dolayı kıskanmadım, ta ki 18 Ekim akşamına kadar. Ve ben 18 Ekim akşamında biranın ve arkadaşlarla coşmuşluğun etkisiyle, sahnede herhangi bir elemanın yerinde olamayıp seyircilere tepeden bakamadığım için hırsımdan, kıskançlığımdan çatladım. Resmın çatladım, evet.
    Ama şu da var, sahnede 12 kişilik Haggard devleşti resmen, ordu oldu. Sahne hep dolu doluydu, Asis konuşur gibi brutal yaptı, Su gülümseyerek sopranoluğunu konuşturdu, Fiffi meşaleyle oyunlar oynadı, gitti Claudio'nun sigarasını yaktı, ama en çok alkışı Su ve Michael aldı.
    --Susanne Ehlers bana sarıldı (L)--
    Evet, Su ile fotoğraf çekildik ve kendileri kemiklerimi kıracak biçimde bana sarıldı. Samimiyeti doruk noktasındaydı, sahnede de, seyircilerin arasında da bizden biri gibiydi. Asis ve Claudio da. Hepsiyle fotoğraf çekildim ama Claudio'da kalem yoktu, imza alamadım. Ah akılsız kafam, pena isteseydim ya!?
    Konser gayet geç başladı, gayet geç bitti. Sona sakladıkları bombaları Awaking the Centuries ile bitirdikleri konserleri müthişti, harikuladeydi hatta abartalım marvellous idi. Ama hepsinden güzeli, samimiyetleri, doğallıkları ve coşkularıydı. Gerçekten ünlü olup öyle bir sevgi seli arasında kaybolmayı istediğim an 18 Ekim akşamıydı. Evet, o akşam bana bi an gibi geldi, o kadar coştuk, koptuk, eğlendik, bağırdık, çağırdık, içtik... Ama yine de aktı gitti, bir an gibi geçti gitti...

    Olaylar Yaşanır Bloglardan Taşarlar

    -Kurtuluş!!! Salvation!!! Kurtuldum!!! Neden mi? Diş tellerimden!!! Artık sevgili dişlerimin üstünde dilimi dolaştırabiliyorum!!! Wow. Çok kozmik!
    -Hey, everyone, write this down, my English is excellent!!! Evet, İngilizcem süper ve bu İngiliz bir turist karı-koca tarafından onaylandı. Tek yaptığım şey ise onlara lokmanın ne olduğunu anlatmak oldu, hem de sokağın ortasında (:
    -Naruto. Evet ben bir manyağım hem de lise son sınıfta Naruto okumaya başlayabilecek kadar. Herkes etrafta fizik, kimya, matematik diye dolaşırken ben bugünkü deneme sınavında kitapçığa adımı ZiBug-chan olarak yazıp her boş soruya "Kakashi-sensei T-T" yazacak kadar uçmuştum.
    -Demekki benim hayatımda bu blogdan taşmayacak kadar gereksiz şey var. Bırakayım ben bu işi, otakuluğuma geri döneyim.

    17.10.09

    Bakuretsu Tenshi

    Bakuretsu Tenshi,ya da İngilizcesiyle Burst Angel, ilk okuduğum manga olma özelliğini taşıyor. Çoooook uzun bir aradan sonra (yaklaşık 1 yıl) 15. ve 16. bölümlerinin translationının tamamlanmasıyle tekrar karşılaştığım Jo ve Meg'i ne kadar özlediğimi ve sevidiğimi anladım.
    Nası yaa, manga kahramanını özlemek? Evet, tıpkı 30 bölümden fazladır görmediğim Ichigo'yu Bleach 378'de tekrar görmenin verdiği mutluluk (ki alttaki başlıkta sövmeme rağmen, düşünü), Meg'i ve Jo'yu uzun bir zaman sonra tekrar kanlı bıçaklı savaşırken görmenin verdiği haz gerçekten benim gibi bir insan için tatmin edici duygular.
    Hasta olduğumu düşünenler, bana şizofreni kanısı koyanlar oalbilir ama yalnız değilim. Otakularım var.
    Otaku ne derseniz açın Wikipedia'yı bakın. Eğlenceli bişey olduğunu göreceksiniz.
    Üşeniyosanız söyleyeyim; hala Pokémon seviyoranız, en az birkült manga ve yanında yığınlarca kısalı uzunlu manga bitirdiyseniz, "shojo, shounen-ai, josei, seinen, manhwa" gibi kelimeler size gavurcadan ötesini ifade ediyorsa, çocukluğunuz atari salonlarında geçtiyse ve hala atari oynama tutkusu içinde alev alevse ama yine de PlayStation, Wii gibi oyun konsolu alternatiflerine gözünü kayıyorsa siz bir otakusunuz. Aramıza hoşgeldiniz.

    12.10.09

    Bleach

    Yeppp!!! Şu dakka içimdeki shinigamiyi ortaya çıkartıp, Bleach yorumlarıma başlıyorum.
    1. Rukia, öl sen. deviantArt'ta otoyol sarışınına çevirdiler seni, yetmedi benim elime düştün, hala başını dertten kurtaramıyosun. Madem illa bi erkek seni kurtarıcak, ne diye shinigami oldun sen?
    2. Ichigo, sen de öl. Hayır yani manganın protagonistisin diye illa başımıza mı çıkcan? Bastın gittin, Karakura'da benim bi babam var 2 velet kardeşim var demiyosun elin kızları için yemediğin dayak kalmıyo, şekilden çekile geliyosun vizard mısın hollow musun shinigami misin anlamadım, bi de üstüne manganın kuul çocuğusun ki zaten kaçınılmazındır bu senin. Bas git yaaa...
    3. Kenji bebeğim, kıymetini bilmiyolar senin. Paynepıl hedim benim. Kimse bankai yapabilen tek lieutenant olduğunu takmıyo, geniuslar hep ezilir zaten. Ichigo'nun gölgesinde kalma, kendi manganı kur sen kendine mangaka bul...
    4. Ciddiyet. Harbiden. Lütfen biri Tite Kubo'ya bi şekilde gaz versin yoksa çıldırıcam. 314. bölümden itibarten (ki şu anda 377.deyiz)yakşalık 55 bölümdür yansıma Karakura'daki savaş devam ediyo. bu da 55 hafta yapar. 55 hafta da 1 yıl falan yapar. Acısın artık bence, şöyle bi 10-12 bölümü çizsin bir arada yayımlasın, herkes rahatlasın... Yeter ulen, bıktım!!!! Ichigo gelsin kurtarsın artık!!! Ne bu!!! Deliricem!!! A-aa, olmaz ki ama beyyyle!!!

    11.10.09

    Adelphia

    A Skylit Drive'ı ilk dinlediğimden beri severim, ama ne Wires... And The Concept of Breathing ne de She Watched the Sky albümleri bende Adelphia'nın etkisini uyandırdı. Sanırım Jag'in clearları beni ele geçirmiş durumda.
    I Swear This Place is Haunted'ı dinlerken kendimi çok ayrı bi dünyada hissediyorum, See You Around'u dinlerken sokak ortasında alkışlarla şarkının son kısmına eşlik etmekten kendimi zor alıkoyuyorum, Eva The Carrier'ı dinlerken Eva olup umutları yıkıyorum. Öyle bişey yani, şekilden şekile giriyorum, kendim olmaktan çıkıyorum.
    adelphia Pictures, Images and Photos
    Aynı hissi bir de Brennan Taulbee'li Oceana'nın Birth.Eater'inde yaşadım. Tastamam konsept bir albüm zaten Birth.Eater, ben de konsepte uyum sağlıyorum ilk riffden itibaren. Yine albümün tamamında beni konsepte bağlı tutan Brennan'ın clearları. Demek ki iyi clear vokal yapan erkeklere zaafım var.
    Oceana - Birtheater Pictures, Images and Photos
    Bir de The Devil Wears Prada'nın With Roots Above and Branches Below'u var... Jeremy'nin clearlarından çok Mike'ın screamlarına takmış durumdayım bu albümde de. Ne demiş TDWP: "Forward can't be stopped, it just goes to show that some words are useless." Doğru değil mi ama? Ya da "We all live off the lust and misfortune of others." Yalan mı? İtiraz olan konuşsun kardeşim, yoksa da bi dahaki TDWP albümüne kadar sussun...
    With Roots Above and Branches Below Pictures, Images and Photos

    10.10.09

    The Metal

    Gitgide metalci oluyorum sanırsam. Şu anda Devildriver dinlemekteyim, metalcore ruhuna ters, ama napabilirim, çok güzel müzik yapıyolar. Daha geçen sene Seda'nın Angela Gossow tarzı brutalleriyle sınıfta kopması sayesinde Arch Enemy ile tanışmıştım, fanı olduk çıktık, iyi mi?
    Ayrıca Tenacious D'nin The Metal'i adamı zorla metalci yapar.
    Başıma ne geliyosa arkadaşlarımdan geliyo. Haggard'ı da bana onlar tanıtmıştı zaten, konserlerine gidicek kadar sevmişim demek ki gidiyorum. Evet, ben Haggard konserine gidiyorum.
    Arkadaş konusuna geri dönelim hemen, başıma ne geldiyse onlardan geldi demiştim, onların gazıyla animelere başladım, akabinde mangaya sardım, onların yüzünden metalci olma yolunda ceylan gibi seke seke ilerliyorum ve onlarla kurduğumuz metal grubunun "çakma metal gitaristi"yim. Bunlar yakında beni konserlere çıkartır, headbang yaptırtır sahnede. A yok artık, daha neler...

    8.10.09

    299

    Bir günde iki blog göndermeme sebebiyet veren şey sıkıntıdır. 1 haftada bitirdiğim hareket konulu soruları saymama neden olan şey de sıkıntıdır ve kaderin bir oyunu gibi 299'da kalmam da bu sıkıntının ironik kısmıdır.
    Duvarımda, güneşlenen Homer Simpson ve veletlerinin posterini görünce moralim bozuluyo. Kaçsam gitsem, Marmaris'te 3V hızıyla hareket halindeki teknelerin ters yönde V hızıyla hareket edip onları 4V hızıyla görsem, benimle aynı yönde V hızıyla giden balıkları duruyo görüp eğlensem, güzel olmaz mı? Bak, nasıl bağladım konuyu bağıl hıza. Öyleyimdir ben. Kozmiğimdir.

    Tel Peyniri ve Ötesi

    Ötesi yok. Dünya üzerindeki son nokta tel peyniridir ve bir noktadan sonsuz sayıda doğru geçer. Bu durumda tel peyniri çok şey demektir, ayrıca samanlıktaki iğneye rakiptir.
    Son sınıf olmanın zevzekliğiyle yarısından fazlası boş geçen günümüzün çoğundan fazlasını gülmekle geçirdiğimiz bir günün daha sonuna geldik sevgili samanlar. Gülmede ve güldürmede emeği geçen herkese teşekkürü bir borç biliyorum. Ve ayrıca eğlenemize konu olduğu için Trivial Pursuit ve Pokémon Yellow oyunlarının telefon formatlarına, Turan Hoca'ya ve Menemen-Karşıyaka otobüsüne [common usage(!):400]katkılarından dolayı müteşekkirim.
    Bugün matematikte mutlak değer içinden çıktık, biyolojide NAD'lara hidrojen bağladık emek emek ve orbitalden orbitale hamal gibi elektron taşıdık kimyada. İngilizce de ise boş dersin ne büyük nimet olduğunu yaşayarak tekrar ettik, bi de ben Pokémon Yellow oynamayı öğrendim.
    Pokemon Yellow'da Pikachu var, sürekli peşimde dolanıyo. Girmiyo PokéBall'a. Bir de asortik, illa elektrik taşıyla evrilcek, sosyete pokémonu, nolcak. Pokémon değil mi, hepsi bi alem. Hıh.
    Neyse, yazının başını ve sonunu tel peyniriyle sıkı sıkı bağlayarak bugünün zırvalığına veda ediyorum. Darısı başınıza. (Darı mı, nerde!?)

    7.10.09

    Bıraktığım Yerden

    Daha önce saçmalamışlığım çok oldu bu sayfalarda, sonra kökten sildim temizledim. Şimdi ise yine başlıyorum. Çünkü artık söylemem gerekenler var.
    Söylemem gerekenler dediysem yönetimi eleştirip, toplumun bozukluğundan dem vuracak değilim. Mangalardan, animelerden laf edicem biraz, biraz albümlerden  konuşucam, üniversitye girebilme çabamı ve oluşan stresimi buraya yansıtıcam. Modern günlük, daha ne ki!
    Dahası, samanlıktaki iğne misali, koooskoca Blogger'da, samanlıktaki iğne rolüyle ünlü olmayı planlıyorum.